* FANİ DUNYA


Radyo ip adresimiz değişti, radromuzu dinlemek için tekrar yükleyebilirsiniz.

FANİDUNYA FM MOBİL (Yenilendi)

FANİDUNYA FM

GOOGLE GRUP

ANDROID
Radyomuzu google playdan cep telefonunuza yükleyip dinleyebilirsiniz. Tıkla yükle
DİĞER TELEFONLAR
Google Chrome veya Firefox'a
http://5.135.14.22:7412
yazarak radyomuzu dinleyebilirsiniz

Android desteklemeyen telefonlarda dinlemek için tıklayınız

Radyomuzu bilgisayara yükleyerek bilgisayarınızdan dinleyebilirsiniz. Tıkla yükle

İSTEK PANELİ GİRİŞİ

 

Google grup sayfamızı ziyaret etmek için tıklayınız

Gönderen Konu: Güvenli Topluma Giden Yol  (Okunma sayısı 94 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı KOYLU

  • *****
  • İleti: 1114
Güvenli Topluma Giden Yol
« : Aralık 08, 2019, 08:02:52 ÖÖ »
Güvenli Topluma Giden Yol

Allah’ın son elçisi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gelmesi ile insanlığın ufku vahiyle yeniden aydınlandı. Yaşanan zaman saadet asrı, yaşanan mekânlar da Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere oldu. Hicaz bölgesinden doğan bu güneş kıtalar ötesine ve asırlar sonrasına yayıldı.

İslam tarihinde hatalar, sapmalar olmadı değil. Ama genel olarak müminler birbiriyle kaynaştı ve güven içerisinde yaşadılar. Çeşitli unsurlardan oluşmasına rağmen asırlarca sosyal yapı uyum ve istikrar içerisinde varlığını sürdürdü.

Tarih bu tespitin örnekleri ile doludur. Zaten başkası da düşünülemez. Çünkü sulh ve eman toplumu olmak İslam’ın temel şiarıdır. Mümin demek, güven içerisinde olan ve kendisine güven duyulan anlamındadır. Allah Rasulü de Müslümanları böyle tarif etmiyor mu?

Allah Teala, esenliğin ve güvenin gerçek kaynağıdır. Her yönüyle güvenilecek ve dayanılacak yegâne varlık O’dur. Çünkü O, asla sözünden caymaz. Allah’a bağlılığın olmadığı yerde gerçek manada ahlak, ahlakın olmadığı yerde de güvenden söz edilemez. Güvenli bir toplumun garantisi Allah Teala’ya ve O’nun buyruklarına bağlanmaktan geçer. Kısaca, Allah’a güven, insana ve topluma güven vermektir.

Müslümanlar tarih boyunca büyük ölçüde bu hassasiyetlerini devam ettirdiler. Ne olduysa son asırlarda oldu. Bu süreçte Müslüman topluluklar tarihin hiçbir döneminde görülmediği şekilde sarsıldılar. Sosyal ve siyasi hayattaki çalkantılar kültürel hayatı âdeta vurdu. İlk defa Müslüman topluluklar arasından kendi dinî ve kültürel değerlerine bu denli yabancılaşan kitleler yetişti. Manevi ve ahlaki hayatta ciddi sapmalar ve yozlaşmalar meydana geldi.

Bütün bu gelişmeler, Müslüman toplumun sosyal ve kültürel dokusunda önemli tahribatlar meydana getirdi. İnsanları birbirine bağlayan bağlar çözüldü. Sulh ve sükûn içerisinde yaşamalarını sağlayan dinî rabıtalarda kopmalar meydana geldi. Aileleri, komşuları, akrabaları, milletleri, İslam ümmetini kaynaştıran değerler zayıfladı.

Aslında Müslüman bir toplumda insanları birbirine bağlayan temel bir bağ vardır. Bu bağ koptuğu takdirde bütün bağlar yaşama şansını kaybetmektedir. Âdeta tespihin imamesinin kopması ile bütün tanelerin sağa sola saçılması gibi bir şey. Bu da kulluk ve tevhit bağdır; bu sağlam olmayınca vahdet ve birlik, insanlar arasında sulh ve selamet gerçekleşmemektedir.

Rabbimizle olan alakayı sağlam kuramayınca, başta insan olmak üzere diğer varlıklarla olan ilişkimiz de sağlıklı olmamaktadır. Varlık hiyerarşisinde kopmalar meydana gelmektedir. İnsan, asıl sevgi kaynağından kopunca, nefsinin girdabına kapılmaktadır. Ebedî sevdaları unutup sahte davaların karanlıklarına gömülmektedir. İnsanın kapıldığı bu gönül fukaralığından kurtuluşunun yo-lu Allah’a açılmasından başkası değildir. Çünkü Allah’a kapanan, diğer varlıklara da kapanır. Bu da yeryüzünde kargaşa ve kaosa yol açmaktadır. Nitekim Bakara 27. ayette Allah’ın sağlam ve sıkı tutulmasını emrettiği inanç, akrabalık, dostluk, kardeşlik bağlarını koparmanın fitne ve fesada sebep olduğu ifade edilir.

Kur’an varlık hiyerarşisindeki bağı ‘sıla’ kökünden gelen bir fiille ifade eder. ‘Sıla’ bir şeyi başka bir şeye eklemek, bağlamak anlamlarına gelmektedir. ‘Vesele fulanen’, bir kimseye iyilik yapmak, gözetip kollamak, akrabaya iyi davranmak manalarına gelmektedir.

Ra’d suresinde varlık hiyerarşisinde bu alakayı korumaya çalışanların özelliklerinden bahsedilir. Şöyle ki bu kimseler, Allah’a kulluk taahhüdüne sadakat gösterir ve bunu asla bozmazlar. Öte yandan, Allah’ın emri uyarınca inanç, akrabalık ve komşuluk bağlarını sıkı tutarlar. Rablerine saygıda kusur etmezler, O’nun huzurunda çetin bir hesap vermekten de korkarlar. (bk. Ra’d, 13/20-21.)

Muhammed Esed, en geniş anlamda ayette geçen ‘Allah’ın sıkı tutulmasını buyurduğu bağlar’ sözüyle, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevi yükümlülüğü ifade ettiğini söyler.

Müfessir Yazır, bu ayetin tefsirinde Yüce Yaratıcı ile kurulan bu bağın, nasıl bir sonuç doğurduğunun dikkat çekici bir izahını yapar. Şöyle ki, ayet sadece müminlerin değil, bütün insanların hatta kedi, tavuk, keçi, koyun gibi evcil hayvanlara, böceklere ve karıncalara kadar bütün canlıların, bitkilerin ve cansızların hukukunu korumaya götürdüğü ve bu anlamda bir sorumluluk kazandırdığını söyler. Sözlerinin devamında bütün yaratılmışların haklarına saygı göstermenin ve riayet etmenin ayetin muhtevasında bulunduğunu, yaratılmışların hakkına riayet etmenin aslında Yaratan’ın hakkına riayet etmek olduğunu ifade eder.

Bugün insanlığın geneline baktığımızda, onun âdeta yaratan ve yaşatana sırtını döndüğünü görüyoruz. İlahî kaynakla irtibatı kopunca ahlaki değerlerini ve sabitelerini de kaybetmiştir. Çünkü insanın azgın duygularını frenleyecek, onu terbiye edecek başka bir merci yoktur. Bu olmayınca zulüm, fesat ve güvensizlik her tarafta yaygınlaşmıştır. Emniyet ve güven yoksunluğu, toplumların en temel sorunlarından biri olmuştur.

İnsanoğlu ahlaki değerlerini kaybedince, uluslararası ölçekte adaleti yerine getirmekten sorumlu olan kurumlar da güvenlerini kaybetmişlerdir. Yine dünyaya nizam vermeye kalkışan, insan hakları, demokrasi ve barışı dillerinden düşürmeyen süper güçlerin de samimiyetten uzak oldukları açıkça görülmüştür.

Bütün bu gelişmeler karşısında güven unsuru olması gereken Müslüman topluluklar da, umut verici bir tablo ortaya koymamaktadırlar. Günümüz İslam toplumlarında güvensizlik gittikçe yaygınlaşmaktadır. İnsanın güvenilirliğini kaybettiği bir ortamda bu insanların meydana getirdiği kurumlara karşı olan güven de azalmaktadır.

Güvensizlik, bulaşıcı hastalık misali gittikçe yaygınlaşmaktadır. İnsanlar birbirine kuşkuyla bakmaktadırlar. Bu da, acımasızlığa ve şiddete götürmektedir. Çünkü karşı taraf, kendisi için tehlike ve tehdit olarak görülmektedir. Elbette ki bu durumu, müminlerin birbirine karşı şefkatli ve merhametli olmaları ilahi beyanıyla bağdaştırmak mümkün değildir (bk. Fetih, 48/29.)

Müslüman bir toplumda günlük hayatın neredeyse her alanında kameralar yerleştirilmesi, güvensizliğin geldiği noktayı gözler önüne sermiyor mu? Bu, dinin yaşanan hayattan gittikçe uzaklaştığına işaret etmiyor mu? Tabii ki bu durum, Müslümanlığı benimseyen bir toplum açısından oldukça düşündürücü bir tablo ortaya koymaktadır.

Kültürümüzde yer eden ‘özü sözü bir olmak’ anlayışı gittikçe zayıflamaktadır. Çünkü insanların söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmamaktadır. Dürüstçe davranılmamakta ve şahsi çıkarlar uğruna insanlar sağa sola savrulabilmektedir.

Dinî kimlikle ortaya çıkan bazı şahıs ve gruplar tam bir güvensizlik unsuru olmuşlardır. Kimileri ticaret üzerinden insanları aldatmış, paralarını çarçur etmişlerdir. Kimileri de yıllarca hoşgörüden, dürüstlükten dem vurmuş ama sonuçta büyük bir hayal kırıklığı yaşatmışlardır.

Bugün dinî cemaatlere ve devletin kurumlarına karşı olan güven sarsılmıştır. Toplumumuzda şu anda bir güvensizlik sendromu yaşanmaktadır. İnsanlar, en yakınlarındaki kimselere kuşkuyla bakar hâle gelmişlerdir. Kime inanacaklarını, kime güveneceklerini bilememektedirler. Bugün milyonlarca insan, ‘aldatılmış, duyguları sömürülmüş’ psikolojisini yaşamaktadır.

Yaşanan hadiseler ‘Müslüman güvenilir insandır’ anlayışına vurulabilecek en büyük darbe olmuştur. Toplumun umutlarıyla oynanmıştır. Oysa güven, bir toplumun geleceğe umutla bakmasının ana sermayesidir. Ne yazık ki 15 Temmuz hadisesi toplumun bu manevi sermayesini tüketme teşebbüsüdür. Yine bu, İslam hakkında yeterli bilgisi olmayanların sadece Müslümanlardan değil, İslam’dan da uzaklaşmalarına sebep olmaktadır.

Aslında yaşanan bütün bu musibetler, önceki vahiy mensuplarının da başından geçmiştir. Bakara suresi bu açıdan oldukça dikkate değer tespitler içermektedir. Bu sure, Medine’de nazil olmasına rağmen Kur’an’ın baş tarafında yer almaktadır. Bu yönüyle Kur’an açıldığında ilk dikkati çeken surelerdendir. Surenin dikkati çeken özelliklerinden bir diğeri de, ehlikitaba ve özellikle İsrailoğulları tarihine genişçe yer vermesidir.

Allah bilir, ama bu nitelikleri ile Bakara suresinin Kur’an’ın baş tarafında yer almasının şöyle bir hikmeti olabilir: Müminler önceki vahyin temsilcilerinin yaşadıklarından ibret alsınlar, onların fotoğrafına bakıp kendilerini değerlendirsinler. Böylece önceki vahiy mensuplarının düştüğü hatalara ve sapmalara düşmesinler.

Bakara suresine bakıldığında alınacak derslerden biri, ehlikitabın kendi aralarında yaşadıkları fitne, ayrımcılık, dışlama, şiddet ve kan dökücülüktür. (bk. Bakara, 2/84-85, 111, 113; Mü’minun, 23/53; Neml, 27/76.) Nazil olduğu dönemde Kur’an, bu toplulukların kargaşa ve kaosa battıklarını bizlere haber verir. Etkileyici beyanlarla tabloyu önümüze koyar ve dersler çıkarmamızı bizden ister.

Müslümanlar olarak bugün şu itirafı açık yüreklilikle yapmamız gerekiyor: İçerisinden geçtiğimiz süreçte, ne yazık ki, ehlikitabın yaşadığı sapmaların birçoğu bizlere de bulaşmış vaziyettedir. Üzücü ama gerçek; benzer bir kaderi yaşıyoruz. Çünkü damgalama, tarafgirlik, ayrımcılık, dışlama, güvensizlik, ötekileştirme, şiddet uygulama, masum insanları öldürme Orta Doğu toplumlarını etkisi altına almıştır.

Müslüman insanlar, yine kendileri gibi Müslüman olanları öldürebilmekte, onlar üzerine kurşun ve bomba yağdırabilmektedir. Her hâlde bu, Müslümanların yaşayabilecekleri en dramatik durumdur. Bu gidişat nereye varacaktır, bunu bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek ki, gittikçe kendimize olan güvenimizi yitirmekte, ümitlerimizi hayallerimizi kaybetmekteyiz. Müslüman toplumlar kapıldıkları güvensizlik sarmalından kurtulamamaktadırlar.

Yaşanan bu tablonun sosyal, siyasi, psikolojik yönlerden birçok tahlili yapılabilir. Değişik nedenlerden söz edilebilir. Ancak Kur’an konuyu Hristiyanların ilahî kelamla ilişkisi açısından ele almakta ve şu mühim tespiti yapmaktadır: “Biz Hristiyanız diyenlerden vaktiyle kesin itaat sözü almıştık: Ne yazık ki onlar kendilerine bildirilen ilahî buyrukları zaman içerisinde umursamaz oldular. Bu yüzden biz de onların arasına kıyamet gününe kadar son bulmayacak bir kin ve düşmanlık tohumu saçtık.” (Maide, 5/14.)

Demek ki, Müslüman topluluklarda güvensizliğin, tefrikanın ve düşmanlığın bir sebebi de, insanların ilahî buyruklara karşı olan umursamaz tavırlarıdır. Kulluğun gereği emir ve yasaklara karşı olan lakayt tutumlarıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaları, hesabı, mizanı, cenneti ve cehennemi ciddiye almamalarıdır. İlahî buyrukları bildikleri hâlde âdeta bilmiyormuş gibi yaşamalarıdır. Kısaca Kur’an’a inanan insanların barışın, güvenin kardeşliğin ilham kaynağı olan bu kitabın emrettiği hayattan kopmalarıdır.

İnsanın en fazla düştüğü hatalardan biri, istifade ettiği maddi manevi nimetlerin kadr ü kıymetini bilememesidir. Rabbinin görünür görünmez, sağanak sağanak bahşettiği lütuflarına karşı nankörlük etmesidir. İşte bu durum, insanların açlık, korku ve güvensizlikle mukabele görmesine sebep olmaktadır. Ayette geçen şu misal, tarih boyunca Allah’ın çeşitli toplumlara uyguladığı bu kanununu bizlere anlatmaktadır:

“Bakın Allah size şöyle bir misal veriyor: Vakti zamanında bir diyarda güvenlik ve huzur içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Derken, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara işledikleri suçlar sebebiyle çok şiddetli bir kıtlık ve korku felaketini tattırdı.” (Nahl, 16/112.)

Güven ve huzur içinde yaşamak Allah Teala’nın insanlara en büyük lütuflarından biridir (bk. Kureyş, 106/4.) Ama şükretmeyi unutan topluluklar bu nimetten mahrum olurlar. Korku ve tedirginlik bulaşıcı bir hastalık gibi insanları etkisi altına alır. Günden güne toplumun kendine olan güvenini yok eder, umut ve hayallerini söndürür. Ama bu toplumlar, başlarına gelen belaların sebebini anlamakta zorluk çekerler. Kâh şunu kâh bunu suçlar dururlar. Hâlbuki esas müsebbip kendileridir, fakat bunu göremezler.

Sonuç; bugün Müslümanların bencillikten paylaşmaya, dışlamadan hoşgörü ve iletişime, baskıdan ikna etmeye, damgalamaktan empatiye, grup çıkarından ümmetin ortak hedeflerine, bölücülükten katılımcılığa, mücadeleden dayanışmaya, şiddetten şefkat ve merhamete, dayatmadan farklı hayat tarzlarına saygıya, taassuptan geniş ufukluluğa, hizip fanatizminden ümmeti kucaklamaya ihtiyaçları vardır.

Müslümanların artık kendilerine çeki düzen vermeleri ve şu çağrıya kulak kabartmalarının vakti geldi de geçmektedir: “(Ey Müslümanlar!) Kâfirler birbirlerine sahip çıkarlar, eğer siz de onlar gibi birbirinize sahip çıkmazsanız, yaşadığınız muhitte kargaşa ve çok ciddi bir bozulma baş gösterir.” (Enfal, 8/73.)
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.

Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

RADYOMUZU  ANDROİD TÜM PROĞRAMLARINI DESTEKLER CEP TELEFONUNUZDAN DİMLEYEBİLİRSİNİZ. TIKLA, YÜKLE?

Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

DİĞER TELEFONLAR

Google Chrome veya Firefox'a

Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

Yazarak radyomuzu dinleyebilirsiniz

TÜM ÜYELERİMİZİ VE MİSAFİRLERİMİZİ SİTEMİZİ ZİYARETE VE PAYLAŞIMA BEKLİTYORUZ İNŞALLAH.

Çevrimdışı KOYLU

  • *****
  • İleti: 1114
Ynt: Güven Toplumunun Önündeki Engeller ve Çözüm Yolları
« Yanıtla #1 : Aralık 08, 2019, 08:06:08 ÖÖ »
Güven Toplumunun Önündeki Engeller ve  Çözüm Yolları

Arapçada iman kelimesi, “her türlü korkunun gitmesi ve nefsin huzur bulması” anlamına gelen emn kökünden türemiştir. (İsfehânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 30.) Bilindiği gibi, Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden birisi de “el-Mü’min” (Haşr, 59/23.) olup; “tasdik eden, emin kılan ve güven veren” anlamına gelir. Hiç kuşkusuz kullarından her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran, isteyenlere iman ve korku içinde olanlara emniyet veren ancak Yüce Allah’tır. O’na inanan ve O’na güvenen kimseler yegâne güven kaynağına tutunmuş olurlar. Nitekim sonradan Müslüman olanlara, “niçin Müslüman oldunuz?” diye sorulduğu zaman, ekseriyeti, “kendimi güvende hissetmek için Müslüman oldum” cevabını vermişlerdir. Allah’tan gelen ilahî öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik eden kimseye de ‘mümin’ denilir. Müminlik sıfatıyla özdeş olan kimse, kendisini varoluşsal anlamda güvende hissettiği gibi, aynı şekilde çevresindeki varlıklara da güven telkin eder. Nitekim Hz. Peygamber mümini; “malları ve canları konusunda kendisine güvenilen kişi” (Tirmizi, İman, 13; Nesai, İman, 8.), olarak tanımlamıştır. Bir başka rivayette de güvenilirlik vasfını, imanın gereği olarak bildirmiş ve güvenilirlik vasfı olmayanın imanının da olamayacağına dikkat çekmiştir. (bkz. Ahmed b. Hanbel, 3/154.) Öncelikle içimizde “güven”i tam olarak sağlarsak, dış dünyada da bir “güven” atmosferi oluşturabiliriz. Müslümanların yaşadığı şehirler “güvenilir belde”, coğrafyalar da bir “güven adası” hâline dönüşebilir. Tarihte İslam’ın yaşandığı Müslüman toplumlarda, bu varoluşsal güvenlik sayesinde bütün coğrafyalara güven ve emniyet gelmiştir. Yemen’in başkenti San’a’dan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın ya da süvari emniyet içinde Hadramevt’e kadar gelebilmiştir. Bunun sebebi, asıl güven kaynağı olan Allah’a inanmak ve bu inancı hayata yansıtmaktır. Acaba bugün neden halkı Müslüman olan coğrafyalar “güvenilir belde” olmaktan çıkmıştır? Bugün yaşadığımız çağda bir buçuk milyarı geçmiş koskoca bir İslam âleminin her tarafından iniltiler geliyor. Bütün köşelerinde gözyaşı, ölüm, vahşet kol geziyor. Çocuklar yetim, kadınlar dul ve sahipsiz kalıyor. Neden acaba binlerce Müslüman ekmeğini yediği, havasını teneffüs ettiği ülkelerinden kaçarak mülteci konumuna düşürülmüştür? Tekrar bu coğrafyalarda güven ve istikrar nasıl sağlanacak, güveni bozan engeller nasıl bertaraf edilecektir? Şimdi de bu sorulara cevap arayalım.

Özgürlük sorunu

İslam inancına göre her şahıs birtakım haklarla dünyaya gelir. Bunlar; yaşama, mal, nesil, akıl ve din özgürlüğüdür. Annelerinden özgür olarak dünyaya gelen kimseleri bu haklardan mahrum etmeye ve bu insanları köleleştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Her bireyin ayrıca; sivil, siyasal, sosyal, hukuki, ekonomik ve kültürel birtakım hak ve özgürlükleri de vardır. Ayrıca İslam dünyasında şiddet dilini benimseyen dinî akımların ortaya çıkmasının arka planında ifade ve yasal örgütlenme haklarının engellenmesinin payı unutulmamalıdır. Hak ve özgürlükleri askıya alma, ‘ötekinin’ düşünce açıklama ve düşüncelerini siyasete taşıma gibi taleplerini bastırmak, beraberinde içe kapanma, taklitçilik, aşağılanma ve gelecekten ümit kesme gibi sosyopsikolojik durumlara yol açar. Bu sebeple özgürlük alanlarının önü açılmalıdır. Özgürlük, toplumun asayişinde emniyet tahliyesi işlevi görür.

Ayrımcılığın körüklenmesi

Yaşadığımız dünyada temel hak ve özgürlükler alanında en büyük ihlaller etnik, mezhepsel ve cinsiyet ayrımcılığı alanında ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki renklerin ve dillerin ayrılığı doğal haklardandır. İslam, renklerin ve dillerin ayrılığını Allah’ın varlığının belgeleri olarak göstermiştir. (Rum, 30/22.) İnsan, rengini ve dilini seçerek dünyaya gelmez. Bu sebeple bir insanı, renginin ve dilinin farklılığından dolayı kınamak, İslam’da büyük günahlar arasında yer alır. Bütün insanları Allah yaratmıştır ve hepsinin kökü birdir. (Hucurat, 49/13.) Dolayısıyla, etnik köken ve renk ayrımcılığı, insan hakları bakımından bir zulümdür. Yaşadığımız çağdaş dünyada hâlâ etnik çatışmalar yaşanıyorsa bunun arkasında ırkçı söylemi dillendiren cahiliye zihniyetinin yeniden ihya edilmesi vardır.

Öte yandan İslam gelişiyle birlikte her türlü cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmış, kadın ve erkeğin bir bütün olduğunu ortaya koymak suretiyle her iki cinsin de Allah’ın teklifleri karşısında eşit düzeyde sorumlu tutulduğunu bildirmiştir. (Tevbe, 9/71.) Nitekim Hz. Peygamber de kadına karşı yapılan olumsuz ayrımcılığa son verilmesini istemiş ve bu konuda pozitif ayrımcılıktan yana evrensel ilkeler vazetmiştir. Adı ister mezhepçilik, isterse meşrepçilik olsun, her türlü ayrımcılıkla mücadele edilmelidir. Ayrımcılığın olduğu yerde güven ve istikrar olmaz.

Açlık ve yoksulluk sorunu

Kur’an-ı Kerim’de açlık ve güven kavramları arasında çok yakın bir irtibat kurulur. Açlık ve güven birbirine zıt iki kavramdır. Çünkü gerek maddi ve gerekse manevi yoksulluğun dibe vurduğu toplumlarda güven ortamı risk altındadır. Bundan dolayı Yüce Allah (c.c.): “Sizi açlıktan doyuran ve korkudan emin kılan bu beytin Rabb’ine kulluk ediniz.” (Kureyş, 106/3-4.) buyurmuştur. Varlıklı olan Müslümanlar, toplum tabakaları arasında yer alan iktisadi bakımdan zayıf olan kimselere haklarını vermekle yükümlüdürler. Varlıklı kesimle yoksul kesim arasında barış ve kardeşlik köprüsü ancak bu yükümlülükler yerine getirildiği zaman kurulabilir.

Adalet ve hakkaniyet inancının yara alması

Herkes ilahî kanun önünde eşittir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’in çağrısı şöyledir: “Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; âdil olun..” (Maide, 5/8) Nitekim Hz. Peygamber de kendisine suç işleyen soylu bir kimse hakkında imtiyazlı davranılması ricasında bulunan sahabeye hitaben: “Sizden önceki ümmetlerin helak olmasının sebebi, içlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptığında onu cezasız bırakıp zayıf biri aynı suçu işleyince onu cezalandırmalarıdır. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık etse, cezasız bırakmazdım.” (Ebu Davud, Hudud, 15.) buyurmakla kalmamış, kanunlar önünde eşitlik ve adaleti toplum hayatının bütün alanlarına yayma konusunda evrensel açıklamalarda bulunmuştur. İslam her konuda olduğu gibi servet dağılımında adaletsizliğin bütün sosyal hastalıkların temeli olduğu görüşüyle hareket etmiş ve servetin olabildiğince tüm toplum kesimleri arasında hakkaniyet ölçülerine uygun bir şekilde bölüşümünü tavsiye etmiştir. Bir toplumda gelirin %80’ini %20’lik bir azınlık paylaşır, gelirin %20’sini de nüfusun %80’lik bir çoğunluğu paylaşırsa böyle bir toplumsal yapıda sosyal barış derin yara alır, toplumsal kesimler arasında derin uçurumlar meydana gelir. Çoğu Müslüman olan ülkelerde durum bundan farklı değildir. Gittikçe gelir dağılımındaki adaletsizlikler artmakta, bu durum gelir düzeyi düşük kişiler aleyhine işlemektedir. Çare, adalet ve hakkaniyet temelli tabii bir hukuk düzenine bağlanmaktır.

Doğruluk ilkesinin ihlali

Doğruluk, özü sözü bir olmak demektir. Müslümanın sıfatı olan doğruluk hayatının bütün evrelerinde kendisini göstermelidir. Bu bağlamda dürüst insan, doğruluğu; eşine, işine, ticaretine, insanlar arası ekonomik ilişkilerine yansıtmalıdır. Doğruluğun zıddı, yalan, dolandır. Hele hele mümin tüccar, müşteriyi kandırmak adına, yalan dolan ve gizleme gibi malın kusurlarını örtmeye asla tevessül etmemelidir. Çünkü dürüstlükten ayrılan kimse şahsiyetini ve itibarını kaybeder. Maddi kazanç kadar, insanın itibarını kazanması da büyük bir değerdir. Hayatın bütün alanlarında olduğu gibi ticari hayatta da ahlaki ilkelere uyulmalıdır. Sahabeden Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber bir defasında Medine çarşısında buğday satan tüccarları denetliyordu. Bir buğday çuvalının içerisine elini daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet, ıslaklık bulaştı. Buğday tüccarına: “Ey satıcı bu nedir?” diye çıkıştı. Adam: “Ey Allah’ın elçisi! Yağmur ıslattı” deyince, Peygamberimiz: “Kim bizi aldatırsa bizden değildir.” buyurdu. (Müslim, İman, 164; Büyû, 74; Ebu Davud, Büyu, 52; İbn Mace, Ticaret, 36.) Aldanma ve aldatma olayı sadece ticari hayatla ilişkili bir mesele değil, bireysel ve sosyal hayatın bütün alanlarıyla ilişkili bir meseledir. Örneğin, ailede eşlerin birbirine karşı güvende olmaları, huzur ve mutluluğun ilk şartıdır. Eşlerin birbirine güvenmediği yalan söylemenin, aldatma ve aldanmanın yaygınlaştığı bir aile ortamında huzurdan söz etmek mümkün değildir.

Kardeşlik hukukunu gözetmemek

Kur’an-ı Kerim’de bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğu ilan edilmiştir. (Hucurat, 49/10.) Müslümanlar, sağlam örülmüş bir duvar gibi birbirlerine bağlıdırlar. (Saff, 61/4.) İşte İslam kardeşliğinin harcını, kardeşler arasında sevgi ve saygı gibi değerleri yaşatmak oluşturur. Hz. Peygamber, müminler arası münasebetlerin güçlü olması için şöyle buyurmuştur: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat hususunda tek bir beden gibidirler…” (Müslim, Birr, 65.) Bu sebeple, en yakın komşudan en uzak sınırlar ötesi komşulara varıncaya kadar, müminler, diğer kardeşlerinin başına gelen doğal afetler ya da savaşlar gibi nedenlerden dolayı onlara yardım elini uzatırlar, onlarla dayanışma ve yardımlaşma içerisine girerler. Böyle bir tavır, kardeşlik hukukunun bir parçasını oluşturur. Çünkü İslam’da kardeşlik, kuru ve soyut bir kardeşlik değil, işlevsel bir kardeşliktir.

Emanetleri ehline vermek

Emanet, korunması ve yerine getirilmesi gereken haklardandır. Her işi ve görevi ona ehil olana vermek, doğrudan adaletle ilgilidir. Burada emanetten kasıt, kamu görevliliği ve siyasi liderliktir. Nitekim Hz. Peygamber sahabeden Ebu Zeri’l-Gıfari’yi resmî bir göreve tayin ederken, ona şunları söylemiştir: “O bir emanettir. Kıyamet gününde hakkıyla alan ve yerine getirenlerin dışındakiler için pişmanlık ve rüsvaylıktır.” (Müslim, İmare, 16.) Çünkü hangi kamu biriminde olursa olsun, âdil bir yönetim, eşitlik ve emanetleri üslenme ehliyeti ve bu ehliyetin kamu işlerinde gözetilmesi toplumsal düzenin sağlıklı işlemesinin olmazsa olmaz ilkelerindendir. Bir toplumda emanetler ehline verilmediği zaman toplumsal güven sarsılacağı için o toplumun kıyameti beklenir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” buyrulur. (Nisa, 4/58.) Bu ayette geçen “emanet” kavramına sınırlandırıcı bir yorum vermek doğru değildir. Korunması ve yerine getirilmesi gerekli haklar bağlamında “her türlü emanet” bunun içerisine girer. Eğer emanetler ehline değil de torpil, yakınlık ve rüşvet gibi haksız uygulamalarla ehil olmayanlara verilirse toplumsal barış zarar görmekle kalmaz bu müesseseler de görevlerini yapamaz hâle gelirler.

15 Temmuz 2016 tarihinde milletimizin birliğine ve dirliğine yönelik menfur başarısız bir darbe girişiminde bulunulmuştur. Asıl darbe, güven ortamına olmuştur. Milletimizi bir arada tutan yardımlaşma, paylaşma, dayanışma, kardeşlik, hoşgörü, özgürlük, adalet, hakkaniyet, doğruluk, helal kazanç, emanet, ehliyet, liyakat, mahremiyet gibi bizi bir arada tutan değerler derin yara almıştır. İslami değerlere yeniden hayatiyet kazandırmadıkça kişi ve kurumlara “güven duygusu”nun dönüşü zorlaşacaktır. Dolayısıyla, dini istismar eden PDY gibi yapılara karşı milletimizin uyanık olması gerekmektedir. Bu konuda başta Diyanet İşleri Başkanlığımıza ve ilahiyat fakültelerine büyük görevler düşmektedir. Toplum hayatında güvenin teminatı, yegâne güven kaynağı olan Yüce Allah’a iman ve “güvenilir” ismiyle müsemma olan Hz. Peygamberi örnek almaktan geçmektedir. İlahî güven kaynağına gönülden bağlanmış, güvenilir peygamberin ümmeti olan güvenilir müminlerden, ancak yaşadıkları beldeleri güvenilir belde hâline dönüştürmeleri beklenir. İşte o zaman “güvende olan bir dünya” güvenilir müminler eliyle yeniden inşa edilecektir. Çünkü değerlerin ortadan kalktığı toplumsal vasat, her türlü kötülüğün yeşerdiği bir ortam hâline gelebilir. Bundan da en çok sosyal barış ve toplumsal güven zarar görür.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.

Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

RADYOMUZU  ANDROİD TÜM PROĞRAMLARINI DESTEKLER CEP TELEFONUNUZDAN DİMLEYEBİLİRSİNİZ. TIKLA, YÜKLE?

Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

DİĞER TELEFONLAR

Google Chrome veya Firefox'a

Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

Yazarak radyomuzu dinleyebilirsiniz

TÜM ÜYELERİMİZİ VE MİSAFİRLERİMİZİ SİTEMİZİ ZİYARETE VE PAYLAŞIMA BEKLİTYORUZ İNŞALLAH.

 


* BENZER KONULAR

Abdulbaki Kömür - Dağlarda Kardeşlerim Var 320 Kbps - EZGİLER Gönderen: FANİDUNYA.net
[Bugün, 12:38:16 ÖS]


Aşık İmami - Bekliyoruz 320 Kbps -ÖZEL SERİ Gönderen: FANİDUNYA.net
[Bugün, 12:32:20 ÖS]


İbrahim Sadri - Ben Aşkı Satın Aldım 320 Kbps Gönderen: FANİDUNYA.net
[Bugün, 12:21:19 ÖS]


Kanatlı Karınca Gönderen: Serdar Yıldırım
[Bugün, 12:16:13 ÖS]


Mutlu Bir Evlilik İçin Gönderen: türkiyem
[Dün, 11:16:12 ÖS]


Nerede Benim Ruh Eşim Gönderen: türkiyem
[Dün, 11:09:51 ÖS]


Az Konuş Çok Dinle Gönderen: türkiyem
[Dün, 11:03:23 ÖS]


En Hayırlı Müslüman Olma Fırsatı Gönderen: türkiyem
[Dün, 10:58:24 ÖS]


Aile Olmak Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 10:52:07 ÖS]


Günümüz Dünyasında Bir Sığınak- Aile Gönderen: türkiyem
[Dün, 10:46:32 ÖS]


Başkal - Ramazan İlahileri 320 Kbps Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 09:49:03 ÖS]


2020 - Çamlıca Tasavvuf Musikisi Çocuk Korosu - Şükürler Olsun 320 Kbps Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 04:09:48 ÖS]


İslam ve Faiz Düzeni Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 10:04:39 ÖÖ]


Âlimler Peygamberlerin Mirasçılarıdır Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 09:56:05 ÖÖ]


Evlilik Bitiyor - Aile Tükeniyor Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 09:52:23 ÖÖ]


Allah Sizin Niyetinizi Bilir ve Yolunuzu Açar Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 09:43:59 ÖÖ]


Merhamet - İnsan Olmanın Gereği Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 09:21:51 ÖÖ]


Olumsua Aile Tutumlarının çocuklar Üzerindeki Etkileri Gönderen: FANİDUNYA.net
[Dün, 09:13:52 ÖÖ]


Osman Yanardağ - Gül Gazeli 320 Kbps Gönderen: FANİDUNYA.net
[Ocak 17, 2020, 11:42:21 ÖS]


Mehmet Emin Ay - Kabenin Yolları 320 Kbps Gönderen: FANİDUNYA.net
[Ocak 17, 2020, 11:27:31 ÖS]